sürülanka

yazın ağustos böceği kışın karınca olanların ülkesi

PAS

Gözlerim duvardaki sıva çatlaklarının izlerinden anlamlı şekiller çıkarmaya çalışıyordu. Bir çatlağı takip ederken onun Güney Afrika sahil hattı olduğunu düşlüyor, hiçbir gezgini Ümit Burnu’ndan geçirmiyordum. Çatlak ikiye ayrıldığındaysa tersine akan birer Dicle ve Fırat düşleyip onların Şattülarap’tan ayrılışını izliyordum. Sahi yeryüzünde yer çekimine karşı hareket edebilen tek madde su muydu?

Haritalar her yerde, biliyorsunuz değil mi? İçinde doğup büyüdüğüm kerpiç ev 1920’lerde inşa edilmişti, çatlakların haritalarıyla ilk o evde tanıştım. İlkin var olan çatlaklar yetiyordu bana, sonra sonra büyüdükçe hikâyeler işlemeye başladım onların izlerini takip ederken. Yemek yerken ya da oyun oynarken onları izlemek yetmedi, çatlak takibinin kendisi başlı başına bir iş oldu. Bir gün işin içine tükenmez kalem de girdi. Sıvanın bölünmeye çalıştığı her iz bir kaçış rotasıydı, kendi yaptığım hücrelerden birkaç tel saç çizdiğim kafalar kaçırmaya çalışırdım. Yolun sonu başka bir hücreyle biterdi ama olsun, henüz 5 yaşındaydım. “Ellemeyin çocuğa, çizsin; nasılsa bu yaza boyanacak” derdi babaannem. Hiçbir yaz boyamadık kerpiç evimizi; zaten 10 yaz sonra da kerpiçler toprağa karıştı, üzerine katlar çıkıldı. Kerpiç ev, kerpiç sıva. Bazı çocuklar kerpici tırnaklarıyla kaldırıp yerlerdi, sizin mahallede yoktur belki o çocuklardan. Demir eksikliğindenmiş derler, toprak yiyenleri de görülür.

Ümit Burnu’nu tutuyordum hala çatlağın haritasında, gezginlere fırtınalar çıkarıyordum duvara attığım delici bakışlarla, 32 yaşındayım artık. Geçerlerse sömürünün bin türlüsünü keşif diye yazacak tarih kitapları sonra. No pasaran! Bu duvar tuğla duvar; sıvalar öyle dökülmüş ki ateş tuğlalarının eğri büğrü yüzleri çıkmış ortaya. Onlar da toprak. Hava olmasa ateş yanmasa pişmeyecekler, tuğlaya dönüşmeyecekler.

Kırmızılar bordolar seçiyor gözüm, yürüyorum; denizden denizden esiyor lodos. Eski olanı sevdim hep, eski olanı salt eski olduğundan sevdim; eskidikçe daha çok sevdim. Hele ki makine kılıflarını… Üçgen alınlıklı atölye cepheleri, testere dişli fabrika çatıları, hepinize aşığım! Tuğla kırmızı, ateş kırmızı, kiremit kırmızı. Çarklar dönmüş, kazanlar kaynamış yıllarca. Sonra bir gün soğumuş kazan dairesi tekrar ısınmayacağını bilmeden, çarkları yağlayan da olmamış bir daha. Makinelerden ses soluk çıkmamış o günden sonra. 

“Sessiz olalım, çekim var!”

Sessizlik bozuldu, sessizlik isteyen benim sessizliğimi bozdu. Boş ve büyük binalara bakarken sessizliği terk edilmişlikle ilişkilendirmiştim. Burası henüz yeterince terk edilmemiş. Başka çarklar dönüyor şimdi burada; filmler dönüyor, diziler dönüyor. Karavanlar geliyor, karavanlar gidiyor. Üretim devam ediyor; harabenin nostaljisinden ve kentte hasbelkader ayakta kalmış bu tesisten faydalananlar türlü kayıtlar oluşturuyor. Makinelerin evleri şimdi film endüstrisinin pansiyonlarına dönüşmüş.

Gerçek hayatı ustalıkla kopyalayıp yeniden üretiyorlar. Güzel tuğlaların, taşların, demirlerin, kiremitlerin orasına burasına tutunarak ayakta duran evler görüyorum. Sıra sıra cepheler mi bunlar gerçekten? Orasına köpükten bir kapı yapmışlar; burasına yalancıktan bir fırın açmışlar, ekmekleri plastikten. Daha çok fotoğraf çekmişler, daha çok video çekmişler. Kopyaların kopyalarının kopyaları pandemi misali sarıyor dünyayı. Binaların yeryüzünde kapladığı alan kopyaların evrende eriştiği alanlardan katbekat küçük. Otobüsleri doldurup kapısına dizilmişler fabrikanın, dizilerin çekildiği yerleri görebilmek için. Bir dizinin sokağı diğerinin caddesi olmuş; birinin bakkalı diğerinin kasabına dönüşmüş.

“Aman çok ellemeyin fasadı, tamam alt katı boyayıp değiştirin; bu kadraja yeter, olsun bitsin.”

Mekân durduğu yerde yeni mekânlar doğurmuş, ekrandan gören gözlere tanıdık gelmiş, küçük varyasyonlarla başka senaryoların vuku bulduğu hiçyerler/ yokyerler oluvermiş. Tüpçüler, anahtarcılar, berberler… Hiç yokmuşlar orada. Tüpçüdeki tüpler boş, anahtarcıdaki anahtarlar sahte, berberdeki usturalar körmüş.

Facade, façade, fasad, fasat, fesat. Dışında değil ama içindeki bir fesatlık var bu fasatların! Pencerelerinden komşuların birbirine haber uçurdukları sevimli bir sokak sandığınız yer aslında iki boyutlu cephelerle sarmalanmış bir boşluk! Bu bir kandırmaca, bu bir dekor ayakta durabildiğince. İç ve dışın, sahici ve sahtenin oldukça değişken olduğu bir hat çiziyor bu fasatlar bize. Birkaç adım atıp sevimli cumbaların arkasına uzatırsanız kafanızı, rüzgârdan yağmurdan paramparça olmuş sefil kumaşlar/ fesat perdeler göreceksiniz. Her fesat pencerenin arkasına bir kablo çekilmiş, kablonun ucundan bir ampul sarkar. Sarı yumuşak bir ışık verir tatlı pseudo-mahallemize çakma perdelerin ardından. Ne perde perdeliğini yapar, ne ampul ampullüğünü. Sorsalar herhangi bir perdeden ya da ampulden eksiği yoktur, olmamıştır, olamazdır. Ekranda görünmeye yetecek kadar büyüyüp olgunlaşmıştır, izleyiciye gerçek görünecek kadar ev olmuştur o cephe. Mutant gibidir biraz; gövdesi vardır da eli kolu yoktur sanki. Şebnem bebekler gibidir, elbiseler ona küçük beyaz tutamaklarla iliştirilir, arkası açıkta kalır. Yüzü makyajlıdır ama sırtı çıplaktır.

Kimse ellemese bu köpükten cepheler kalsa burada, iyi kötü dayansalar mevsimlere yıllara; eskiseler bir şekilde fabrikalar gibi, tutup sarılıp onları da daha fazla ayakta tutmak ister miyim? Salt eski diye onları da sever miyim? Bu sorunun içimde gizli bir cevabı var, ama size söylemeyeceğim. Onun yerine meraklısına bir masal anlatacağım, hem de tam şu an burada yazmaya başlayacağım bir masal:

Setlerdeki gerçeklik sorgulamasından cesaret alan gündüz düşlerim denizin tuzunu çağırmaya başlar. Deniz suyu taşlara toprağa tırmana tırmana gelir dayanır binaların temellerine. Çatlakların haritalarındaki yolları arşınlamaya başlar tuzlu su, nice gezginlere izin vermediğim Ümit Burnu’nu alıp eritiverir, bilmediğim bir coğrafyaya çevirir. Demir tozunun mıknatısa koştuğu gibi deniz tuzu da kolları kapakları pedalları artık bir işe yaramayan kocaman makinelere doğru gider. Çelik kolonlar kirişler de çeker denizin suyunu sanki kana kana içecekmiş gibi. Tuğlanın, kiremidin, pişmiş toprağın solgun kırmızısından hallice bir paslanma hâsıl olur fabrikanın muhtelif köşelerinde. 

Pası çeker fabrikanın binaları; metaller denizi koklar, tuzunu çeker. Saklanmak ister fabrika, pasın arkasında kaybolmak ister. Önceleri nostaljik bir patina zannedilir, restorasyon sırasında özenle korumaya niyetlenirler pas katmanlarını. Fark etmezler başta, her gece biraz daha çeker binalar suları, lodos estikçe taşır ona Boğaz’ın içinde ne kadar mineral varsa. Fabrikaya gelenler çok da anlamazlar değişimi, onlar daha çok yalancıktan kurulu sokakları görmek isterler. Fabrikanın görünmezlik yarışı daha da hızlanır ziyaretçiler geldikçe. 

Masal değil mi bu, gökten pas da yağabilir! Yağmurlu sahneleri vinçlerle havaya kaldırılan bir düzeneğe tankerlerden su vererek yaparlar. Kadraja sığdığı kadar tanrıcılık oynamanız mümkündür. 

“Yahu bu sahnede yağmur yok demedik mi?” 

Hocam yağmur yağmıyor ki zaten, fabrikanın çekim gücüne daha fazla dayanamayan dalgalar Boğaz’dan yükselerek üzerimize iniyorlar! Pas dört bir tarafından akıl almaz bir hızla hücum ediyor binalara, sarmaşıklar gibi dolanıyor dört tarafına kuzey cephesinden başlayarak. Dalgalar yalıyor çatıları, oradan kapılara pencerelere akıyor; arkasında damlacıklarla beraber bırakıyor pas mayasını. Baloncuk baloncuk kaynayarak yayılıyor sanki bir an tuzlu suyun yavruladığı pas lekeleri, sonra donuyor, kaplıyor kapatıyor altında ne var ne yoksa. 

Arkeoloji biliminde toprak altından gün yüzüne çıkarılan buluntunun (obje ya da yapı fark etmeksizin) gerektiği gibi korunamaması durumunda tekrar toprağa gömülerek muhafaza edilmesinin daha iyi olacağı esasına ilişkin tartışmalar vardır. Evet, bu bir vazgeçiştir, ancak aynı zamanda da sert ve doğrucu bir saygının sonucudur. Belki de konu endüstri arkeolojisi olduğunda, işlevini kaybetmiş yapılara atanan yeni fonksiyonlar onun değerini sürdürecek ortamı yaratmadığı takdirde bu fabrikaları sarıp sarmalamak, zamansız bir yerde saklamak çözüm olabilir. 

İçimdeki korumacı mimar masalcı mimarın sözünü kesip araya girmeden edemedi, o sırada bizim fabrikamızda dalgaların yer çekimine karşı hareketiyle binalara ulaşması sonucu bir kum fırtınası misali kapladı pas her yanı. İzinli ancak gönülsüz bir işgal bu; fabrika zamanda donmuştur artık, daha fazla yaşlanmayacaktır. 

Beykoz Kundura Fabrikası 211 yaşında. 

AŞTİ Fanzin

AŞTİ kadar uyumsuz, AŞTİ kadar huzursuz.

latife ablam hatice yengem

“…Annem göremeden gitti. Latife ablam doğduğunda; Hatice yengem, Allah rahmet eylesin gani gani, inşallah yengeciğim buluşuruz orda…”

Karıncalar bir mezar mermerinde yaşamak için oradan oraya koşturur. Nezoş ölümden bahsederken patatesli börek tarifi verir gibi rahat. 17 kelime içinde 3 kez ölüme referans vermek için çok yaşlanmanız gerekir. Kuşlar ötüyor, mezarlığın ne kadar huzur dolu olduğundan bahsedilen bir diyalogda yer almamıştım daha önce. Sakin sakin ilerliyoruz yanlış bir yere basmadan. “Oh ne güzelmiş burası” diyor, “Keşke daha önce gelseydik” diyor. İnsanlar gerçekten eskilerde park bahçe diye mezarlıkları ziyarete gidermiş. Etimesgut’taki evimizin yakınında düzgün bir park yok, olanlar ise Nezoş için çok uzakta. Belki de bu yüzden yeşil alanlara hasret kalmış olabilir. Hayatınızın ilk 65 senesini bahçeli evlerde geçirdiyseniz apartman dairesine alışmanızın imkanı yok.

O gün dedemin kız kardeşinin pankreas kanseri yüzünden ani ölümü sebebiyle cenazeye gitmiştik. Uzun süre ne giyeceğimi düşündüm, galiba yabancı filmlerin cenaze sahnelerinin fazlaca etkisinde kalmışım. Mezar başında eski komşumuz Haşim amcayla karşılaşıyoruz. Uzun süredir görüşmediler Nezoş’la ama sohbet fena başlamadı:

+ Nerden aldın abla seninkini?
– Ben daha almadım Haşim ama almak lazım, kimseye yük olmak istemem. Karşıyaka’dan mı almalı bilmem ki.
+ Ben Sincan’dan aldım, yıkamasıyla her şeyi dahil 500 lira verdim, yetti. Karşıyaka çok kalabalık oluyor bayramlarda falan, çocuklar araba park edecek yer bulamaz. Hem de uzak.
– Haklısın, Sincan’da varsa ben de alayım şimdiden de nasıl gideceğim oraya da.

Ölümün bu kadar normalleşmesi için bir yaş sınırı mı var yoksa ölüme yaklaştığını hissetme yaşı kişiden kişiye değişiyor mu? Ha bu arada Haşim amca da öldü. Eski evimizde yan komşularımızdı, oğlu Atilla kendine matrak demeyi severdi. Bir gün bahçede oynarken bisikletle gelip “Bir şey ister misin Süreyya?” dedi. Öte yandan tüm çocukluğum boyunca beni “Bahçelerde ya ya, koca kafalı Süreyya” diye ağlattığı için kendisine ömrüm boyunca küs kalacağımdan haberi yoktu ama o an canım dondurma istiyordu ve dondurmayı aldıktan sonra da küs kalmaya devam edebilirdim. Bu problemi bu kadar kolay çözdüğüm için kendimle gurur duydum.

Neli dondurma alacağıma karar vermek çok zordu, çünkü 2 top istemek ya da 3 top istemek arasında bir ayıp farkı var mıydı emin olamadım. Ama bana bir açık çek yazıldığını düşündüm, zaten o zaman dondurma da bu kadar pahalı değildi. Geçtiğimiz hafta sonu Nişantaşı’nda bir mini top dondurmaya 8.5 TL vererek insanlığın onuruyla oynadığımı düşünüyorum, bir daha gerekirse dondurma yemeyeceğim.

Atilla abi bisikleti üzerinde tek ayağını yere basmış dikilirken dondurma seçiminde renk uyumunun başlıca sebep olduğuna karar verdim. Pembe, yeşil ve sarı dünyanın en harika renkleri olduğu için çilekli, fıstıklı ve limonlu istedim. Oysa şimdi meyveli dondurma sevmiyorum. O dondurmayı beklediğim dakikalar hayatta geçirdiğim en heyecanlı zaman dilimlerinden bir tanesi, bu teklif bana yapılmış karşılıksız en güzel iyilik olabilir. Özellikle de dondurmayı verdikten sonra afiyet olsun deyip hemen uzaklaşması ve beni bu iyilik karşısında orada daha fazla dikilerek mahcup etmemesi bu hatıranın aklımda bu denli yer etmesini sağlamış olabilir.

Nezoş da çok sever dondurmayı. Bir yaz gecesi evde yayılmış televizyon izlerken ısrar kıyamet beni dondurma almak için evden çıkardı. Pastaneye varıp dondurma dolabının önünde dikildiğimiz anda da karşımıza gelen adama “Çocuğun canı dondurma istedi de, hehe.” dedi. Eyvallah.

Dondurma soğuktur, kışın Ankara’daki evimiz de öyle. O kadar soğuktur ki bütün bir kış boyu elektrik sobasının önünden kalkamazsın. Evde gerçek bir soba kurulu 1999’dan (taşındığımızdan) beri ama artık yakılmıyor. Yine de Nezoş her türlü kağıdı biriktirmeye devam ediyor, buna içinde birkaç damla süt kalmış 1 litrelik süt kutuları da dahil. Camlar yalıtımsız, odalarda kalorifer yok. Bir tek salonda ve banyoda var ama evdeki eşyaların çokluğundan oda kapıları kapanmıyor. Kaloriferlerin kalanı da yine evdeki eşyalar kımıldatılamayacak kadar çok ve karışık olduğu için takılamıyor, bu sorunsal istifçiliğin kendi içinde yarattığı çıkmazlardan sadece bir tanesi. Bu yüzden Nezoş 2019 yılını elektrik sobasının karşısında oturarak geçirdi, otururken uyuyakalmayı da ihmal etmedi. 2018 kışında birinci derece yanıklarla sarılı ayak bilekleri bu kış ikinci derece yanıklarla doldu, “Sol bileğimin arkasını bir kurt ısırıp kopardı” dese inanacağınız derinlikte bir yara edinene kadar uyumuş. Bunu da uzun süre herkesten gizleyerek aylarca bu yaralarla yaşamayı başardı. Ayak bileklerinde yaralar var deyince herkes şeker hastası sanıyor, hayır sadece üşümüş.

 

 

 

istinaf

Üçüncü cemre düşmeden istinaf kış uykusundan uyandı. İstinaf kelimesini oluşturan harflerin bir araya nasıl geldiğini anlamak zor, kulağa hoş gelmeyen bir kelime; istinabe ile karıştırıyorum hala konuşurken, çünkü biz alaylı hukukçuyuz. Bir masada oturuyoruz, kurgu rollerimize büründük. 25. ACM ve FRP arasında bir bağ var, inanın:

  • Eeeee, ne yapsaydı devlet?
  • Bilmem, ne yapmış bugüne kadar?

Sokak var, ağaç var; şimdi bahar geldi, güneş var. Ama devlet yok. Devlet bazı özürler diliyor 30 yılda bir, sonra aynı kabahatleri işliyor yeni özürler dilemek için. O sırada nesil değişiyor, hafızalar eriyor, kutuplar yer değiştiriyor. İklim krizinden bahsetmeye vaktim yok şimdi.

“Kamu” Dairesi. Kamu benim, kamu sensin. Kamu dairesinde sıra bekleyen de sensin. Kendin için bekliyorsun, öyle düşün. Memuriyet, devlet kapısı, devlet erkanı, devletin bekası. Devlet sözlüğü bana güven vermiyor. Hayalet bir ebeveyn ve cezacı bir öğretmen gibi görünmeye çalışıyor; bunların hiçbiri değil.

Hadi gel 7 Mart, “karanlıklar içinden şafakla gel günle gel”.

Bana umudu hatırlatanın ne olduğunu bile unuttum.

“Yollar kesilmiş alanlar sarılmış,
Tel örgüler çevirmiş yöreni.
Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende,
Benden geçti mi demek istiyorsun,
Aç iki kolunu iki yanına,
Korkuluk ol.”

Hava güzel, ben savunmamı düzeltiyorum; evden çıkamıyorum, güneş bana geliyor.

20190303_161314.jpg

false happiness

This is a false happiness, this was a false happiness. Egolarımızı karşılıklı törpülemeyelim, aksine daha çok bileyleyip keskinleştirelim ki kırıldıklarında daha çok ses çıksın.

ps. every trial is a failure, if you really achieve to fail, then you are successful.

Dogville , 2018

Dogville değildir de nedir? Kanımızı donduran işler.

“send me the pillow the one that you dream on”

Uykum gelmeyince gözlerimi kapatıp duvarları beyaza boyamaya başlarım kalın bir fırçayla. Özellikle de köşeleri, kolon kiriş çıkıntılarını, fırça izi bırakmadan. Aynı duvarı mı boyuyorum her gece bilmiyorum. Bazen bir suret, bir yüz koyarım karşıma; aklımdan çıkaramadığım, oturturum karşıma onu boyarım tüm ifadeleri silininceye kadar; uykumu kaçıran suçlu odur çünkü. Koyunları çitten atlatmayı da denedim ancak bütün çitler dikenli olduğu için göbekleri yarıldı ve işkembeleri döküldü, ben nasıl uyuyabilirim ki bu görüntüyle? Dikenli teller acaba benim mülkiyete dair kafa karışıklıklarımı ve korkularımı mı söylerler?

Çatalhöyüklülerin evlerinden bir duvarda 400’e yakın boya katmanı çıkmış, Oldukça kısa aralıklarla defalarca beyaza boyamışlar evlerini. Birkaç sebebi var:

  1. Ocak evin içinde, duvarlar islendikçe boyanması gerekli.
  2. Evin kapısı çatısında, ışık alınan tek açıklık da orası, giren ışığın içeri yansıması için duvarların beyaz kalması lazım.
  3. Duvarlarda resimler var ancak hiçbirisi vazgeçilmez değil. Çerçeveleyip öylece bırakmayı düşünmemişler hiç ya da duvardan resmi altındaki katmanlarla birlikte sökmeye çalışıp dışarı çıkarmamışlar başkaları da görsün diye. Veyahut da evdeki resmi göstermek için insanları davet edip kapıda bilet niyetine kil topları ya da hayvan kemikleri toplamamışlar. Kendileri bile uzun uzadıya bakmamışlar, hemen üstünü boyamışlar ki yenisini yapabilsinler. O halde asıl odak, sürekli niyet resmin bir sonuç olması değil resim yapma faaliyetinin devamlılığıdır diyebilir miyiz?

Bir diğer uyku öncesi oyun da hangi yataktayım oyunu. Kapatın gözünüzü sorun kendinize, ben hangi yataktayım? Çocukluğumun ağır yorganlı yün döşekli divanlarında mı, öğrenci evinin mayt dolu yataklarında mı, kazının her bir nevresim parçası ayrı gülden telden çalan ince şiltelerinde mi? Odayı hayal etmek, odaya tavandan bakmak, uyuyan kendine kapıdan girer gibi bakmak. Hayır bir astral seyahatten bahsetmiyorum, hayal etmek sadece.

Uyku öncesi oyunları anlatmaya kalkmak da uykusuz kalmak için yeni bir oyun olsa gerek, şimdi uyuyacağım, daha fazla yazmak istemem. İnsanın kendini dahi kandırabilecek kadar akıllı oluşu korkutucu.

istanbul’un nemi

Motorda yarı yolda yanıma birisi oturdu telaşla gelip, denizden binmiş olabilir diye düşündüm ancak üstü ıslak değildi. Tam da içimden ‘Oh Mother, I can feel the soil falling over my head’ diyordum, halbuki bugün uykusuz değilim. 36 saat uyumamak gibisi yok. Adam belki bir sandalla yanaşmıştır dedim ama yavaşlamadık bile yol boyunca. Bir hız motorundan atlamış olabilir miydi? Olabilirdi.

 

Mavi Anadolu – Azra Erhat, sy. 21

“Topraktan çıkardığı güzel bir heykeli arkeologlarımızdan biri radyo ile, gazete ile bize tanıtsa, bulma coşkunluğu içinde bu ulusa bir mesaj gönderse, dese ki: “Ey Türkiyeliler, bir buğday tohumu gibi sizin toprağınızın altında gizlenen bu eseri yeryüzüne çıkardım, bir define buldum, bu define sizin hepinizindir, gelin ona bakın!” Bu ulus ona bakmaz mı? Güzelliğini, çirkinliğini ölçüp biçmez, değeri üzerinde fikir yürütmez mi? Sonra da kendi malı gibi kendisine emanet edilen bu eserin çalınmaması, kırılmaması için bekçilik etmez mi? Bu memleketin okumuşu okumamışı bugüne değin kültür varlıkları ile ilgilenmemişse, bugüne değin ona hiçbir kültür propagandası yapılmamış olduğundandır. Bilmiyor, bilse benimser ve bakar. İşte bilim adamlarımızdan bu işi de yapmalarını beklerdik.”

27 Şubat 2018

Aklımın gürültüsünden uyuyamadığım bir gece daha. Nereye yazmak lazım kafamda yüzen kelimeleri. Suya bıraksam, onlar aksa gitse, denize okyanusa kavuşmadan sığ bir dere kenarında otlara sazlara takılsalar, birikseler kendi öykülerini yığsalar.

Rüyaları suya anlat derdi babannem, göremediğimiz neler akıp gidiyor içimizden sabahları musluğu açtığımızda?

Bana kalsa size tek bir öykü anlatmak istemem. Ha bilsem ki (bir dahaaa..) bunu bir tek ben okuyacağım, her paragrafı birbirine farklı renkli iplikleri düğümler gibi bağlarım. Ama içinizde bazıları var ki sebep sonuç ister, giriş gelişme ister. O da yetmez -haddini bilmezler!- şiir okur, uyak ister!

Senin kulağın benzerlik sezecek diye ben neden oltayla harf yakalamaya çalışayım? Onların aynı sesi çıkarmasını bekleyene kadar 5 şiir daha yazarım!

“In the name of the father” filminde Gerry Conlon’ı canlandıran Daniel Day-Lewis’ın (aka hayatımın aşkı) babasına patladığı bir sahne vardır. Ağzını eğe büke “vövevövööveeeöö, you know what it means, it means words don’t mean anything!!” (bu ne demek biliyor musun, kelimeler hiçbir anlama gelmiyor demek!!) diye bağırır. Düşünsenize şimdi siz nefes verirken bu harflerin dağılıp sayfanın sağına soluna kaçıştığını? Okumadığınız yerlerde ne yazdığını merak eder miydiniz? Yoksa uçan harflerin şaşkınlığına mı kapılırdınız? Bir sonraki sayfayı açıp üflemeyi denerdim ben, ve diğerini ve onun arkasındakini. Belki yabancısı olduğumuz bir medeniyetin kitap okuma yöntemidir bu.

Renkli iplikler diyorduk, hikayeyi bağlamak zorundayım ya, o sebeple birkaç paragraf öncesine döndüm. Yazarken ben sayfalara da renkli iplikler yapıştırmak isterim. Saçlarımdan renkli iplikler sarksın, onlardan seçip seçip yapıştırayım isterim. Seçip seçip harfler yapayım onlardan isterim. Saçımın her teli farklı bir renk olsun isterim. Gökkuşağı kimsenin tek elinde değil ya! Ama ışık tutmazsanız renklerimi göremezsiniz.

Şişelerin dibinde kalan ojelerle sokakları boyamak da isterim.

Gönderiye Yönelik Gezinme